Arkın Allen, nam-ı diğer Mercan Dede. Müziği için Doğu ile Batı’nın sentezi diyenler de var, tasavvuf müziğini yozlaştırıyor diyenler de... Ama o kendine has üslubuyla yalnızca müziğini icra ediyor ve yaptığı müziği soranlara “gönül müziği” diyor. Bu topraklardan besleniyor ve dünyanın dikkatini çekiyor. Bir ayağı Anadolu’dayken diğeri ülkeler dolaşıyor. 1996’da “Sufi Rüyalar” ile çıktığı yola, “Derviş’in Seyahati” ve “Seyahatname” ile devam etti. Anasır-ı Erbaa adını verdiği dörtlemenin “Nar” ve “Su” adlı albümlerini 2002 ve 2004’te çıkardı. Bir süre önce “Nefes” ile selamladı dinleyicileri. Dörtlemenin son albümü olacak “Toprak” ise müzik hayatının son eseri olacak. Mercan Dede, giyim tarzından müziğe kadar pek çok konuyu Aksiyon’a anlattı.
-Dış görünüşünüz ile yaptığınız müzik bağdaştırılmıyor. Imagemaker’ınız var mı?
Mahalle berberim var. Salim amca. 6 yıldır ona gidiyorum. Floresan lambalı, aynası kırık, sakal tıraşı 2 YTL, saç tıraşı 5 YTL olan sıradan bir berber. Oraya ilk gittiğimde çok yorgundum; koltuğa oturdum. Oğlu Birol, “Ağabey ne istersin?” diye sorunca “Tıraş olmaya geldim.” dedim. “Nasıl bir şey olsun?” dedi. “Sen nasıl istersen öyle yap.” dedim. Böyle bir tarz çıktı ortaya. Benim saç stilim tamamen Birol’un ortaya çıkardığı bir şey. Birçok kişi benim saçımı Paris’te falan özel kuaförlere yaptırdığımı sanıyor. Üzerimdeki tişört, temizlerin en üstündeydi, sabah aldım giydim. Pantolon da dün giydiğim temiz pantolonum. Ayağımdaki, 3 yıldır yazları giydiğim sandaletlerim.
GİYİM TARZIM İMAJ DEĞİL
-Giyim tarzınız imaj değil yani?
Dışardan bakıldığında “imaj” olarak görülebilir ama öyle bir şey değil. Ben böyle olmaktan hoşlandığım için bu tarz giyiyorum. İnsanların kafalarında oluşan temel problem, ney’in temsil ettiği dünya ile görüntümün çelişkili olduğunu düşünmeleri. Bu çelişki benim değil, onların çelişkisi. Ama insanlar aslında bunun bir çelişki olmadığını yavaş yavaş fark ediyor. Bunu fark ettiriyor olmak müziğim kadar önemli bir şey. Önyargıları kırmak istiyorum. Yaptığımız müzikte amaç o zaten; hayatı bir şekilde doğruya, güzele doğru götürmek. Kardeşlik, barış, hoşgörü ve sevgi dediğimiz dörtlü sacayağını hayatın içerisine sokmak.
-Neden Mercan Dede, Arkın Allen gibi iki farklı isimle konser veriyorsunuz?
DJ’liğimi de müziğimi de sevenler var. Biri Arkın Allen diğeri Mercan Dede. Tek bir isim olsa Mercan Dede’nin müziğini seven biri Arkın Allen’in konserine gelse beğenmez. Bu iki isim, yaptığım müzik tarzı olarak farklıdır. Mercan Dede’nin müziği daha ağır, daha oturaklı mekânlarda dinlenebilecek, elektronik müzik olsa da içerisinde geleneksel tarzların da olduğu bir müzik. Arkın Allen’in müziği daha hareketli, dans etmeye uygun. Aslında ikisi de aynı şeyi anlatıyor fakat kullandıkları dil farklı. Popüler kültürde bir isim ortaya çıkarıyorsun ve o ismi satıyorsun. Ama zaman içerisinde o isim o kadar ön plana çıkıyor ki mesaja kimse dikkat etmiyor. Hani parmağa değil de parmağın gösterdiğine bakmak gerekiyor ya. Biz parmağa bakıyoruz.
-Tasavvuf müziğini ait olduğu yerden çıkarıp başka bir mekâna sokuyorsunuz. Kolayca ulaşılabilecek bir “materyal” haline getiriyorsunuz. Bu, anlam kayması olmuyor mu?
Tasavvuf, zaten kolay ulaşılabilecek bir yerdeydi. O konumun olağanüstü bir güzelliği, yüzlerce yıllık çok önemli insanların süzgecinden geçmiş bir terbiyesi, oturmuşluğu ve ağırlığı var. Tasavvufun geldiği yeri muhafaza eden hocalarımız var, büyüklerimiz var. Onlar bizim kaynaklarımız. Ağaçlarımızın kökleri. Onlar hep orda olmak zorunda. Çünkü kökün olmadı mı başıboş dolaşıp durursun. Yanılgılardan birisi de, o kökün var olan tek gerçeklik olduğunun düşünülmesi. Onun aslında belli evrelerden geçip o hale gelmiş olduğunun fark edilmemesi. O yüzden tasavvuf ve tasavvuf müziği dedikleri şey geçmişe ait bir müziğin tekrar edilmesi oluyor.
-Yani siz yaşayan bir tasavvuf müziği mi icra ediyorsunuz?
Benim yapmaya çalıştığım Mevlana’nın, “düne ait sözler dünde kaldı, şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım” felsefesini hayata geçirmek. Yapmaya çalıştıklarımı o “müessese” ile karıştırıyor insanlar. Geçmişte yapılan bir şeyin aynısını yapmak, fotokopi makinesinin işi. Hâlbuki ben ondan daha fazla sorumluluk sahibi olduğuma inanıyorum. Tasavvufun yaşayan bir şey olması lazım. Benim tasavvuf müziğini yozlaştırdığımı söyleyenler hep nostaljik takılmak isteyen insanlar. Necdet Atlığ AKM’de pazar günleri bedava konser verirdi, kimse gitmezdi. Niye? Çünkü onunla bir bağlantın yok, yaşayan bir şey değil, geçmişte olan bir şeyi sürekli söylüyorsun, o kadar.
BİZİM YAPTIĞIMIZ BİR DAVET
-Ney’i eğlence mekânlarında üflediğiniz için eleştiriliyorsunuz.
Ney’in anlattığı, tasavvufun anlattığı aşk, muhabbet, barış, sevgi. Dünyanın bugün en çok ihtiyaç duyduğu dört kavram. Bunları yaymaya çalıştığımız için tabiî ki popüler kültürü kullanmak zorundayız. Ben bir köprüyüm. Genç kuşağı daha vâkıf oldukları bir kültürle buluşturup oradan da kendi kültürümüze götürüyorum. Tabiî ki popülerleşecek. Diğer neyzenlerle ayrıldığımız nokta burası zaten.
-Yani bunlar ney’i manevi havasında üflemenize engel değil…
Ben dört kuşak neyzen bir aileden gelmiyorum. Ben, sokakta gördüğü bir neyi gazete kâğıdına çizip sonra plastik su borusundan yapan biriyim, orta sınıf bir aileden geliyorum. Benim için neyin bir anlamı var. O yaşayan, var olan bir şey. Tabii ben tutup da neyle “oynama şıkıdım şıkıdım” çalarsam hiç de manevi bir şey çıkmaz ortaya. Tasavvuf güneştir ve onun önüne bir güneş gözlüğünü koyup “sen onu karartıyorsun” demek mümkün değildir. Bu, tasavvufu anlamamaktır. Bizim yaptığımız bir davet. Ve insanlar inanılmaz bir açılımla davetimize cevap veriyor. Bir zamanlar nostaljik olan Niyazi Sayın’ın konserine 200 kişi gitmezken, şu dönemde yaklaşık olarak 1500 neyzen yetişiyor. Bu 1500 neyzenden Mercan Dede gibi neyzen çıkmayacak, bunu istemiyorum. 10 tane Niyazi Sayın çıksın o yeter.
-Sema’nın ait olduğu yerden çıkarak, eğlence mekânlarına girmesi sizce özünden bir şey kaybettirmiyor mu?
Şu ana kadar 3 bin yerde konser verdim, fakat hiçbirinde “Mercan Dede tasavvuf musikisi” ya da “Mercan Dede sema grubu” ismini kullanmadım. Çok bilinçli bir tercihti bu; çünkü sema ayrı bir şey. İlhamımızı semadan aldık ama hiçbir zaman buna sema adını vermedik. Konya’da geleneksel anlamda yapılan bir semanın, eğlence mekânlarında yapılmasının doğru ya da yanlışlığından ziyade benim semaya bakışıma oturmadığını söyleyebilirim. Mevlana diyor ki; “Âşıkların adım attığı yer onların dergâhıdır.” Sen, eğer bir yerde sema edilirken hâlâ mekândaysan, zaten semada da değilsin. Tasavvufun özü Tanrı. Tanrı yozlaşmaz... Bence hayatta önemli olan ne yaptığından ziyade niye yaptığın.
Ben size ilginç bir örnek vereyim; benim ney öğrenmeye çalıştığım dönemde Galata Mevlevihanesi’ne giderdik. Bugün dahi dünya üzerinde bulunmak istediğim tek mekân orasıdır. 1988’de bir gün gittik, geleneksel bir sema töreni izleyeceğiz, çok da heyecanlıyım. Alt kata girdik, semazenlerin çıkmadan önce hazırlık yaptıkları yere. Ulvi bir hava var, kalbimiz küt küt atıyor. Semazenler kendi aralarında konuşuyor: “Şunlara söyleyelim de hızlı çalsınlar. Hızlı dönelim, hemen bitirelim, maçımız var.” Yukarı kata çıkıyorsun, sema başlıyor. İşte diyorsun Galata Mevlevihanesi ve işte budur sema! Şunu söyleyebilirim; ayette Allah’ın buyurduğu gibi; “Şüphesiz insanın kalbinde olanı yalnız Allah bilebilir.”
-Batı’daki dinleyiciniz ile Türkiye’deki dinleyiciniz arasında ne tür farklar görüyorsunuz?
Batı’daki dinleyicilerin en büyük avantajı; bizim kültürümüzle ilgili hiçbir şey bilmedikleri için bizi önyargısız olarak dinliyorlar. O yüzden tepkilerini çok rahat gösterebiliyorlar. Biz öyle değiliz. Biz kasılırız. Bize göre ney nedir? İki şeyi hatırlatır; ölüm ve din. Türk filmlerinde Filiz Akın’ın annesi ölür ve Teşvikiye Camii’ndeki cenaze görüntülerinde Aka Gündüz’ün Saba taksimi çalar. Bu görüntüyle büyüyorsun, bilinçaltına bu yerleşiyor. Negatif bir kodlama aslında bu. Diğeri de Ramazan’da iftar vakti, ekranda şelaleler akar, güller açar ve yine neyin sesi duyulur. Bunlarla bir problemim yok benim, ama bilinmesi gereken; ney inanılmaz bir bahçe. İçerisinde binlerce çiçek var. Ölüm de var içerisinde hüzün de var. Aşk da var içerisinde neşe de var. O önyargıyı kırmamız gerekiyor. Mercan Dede bunu yapıyor işte.
TOPRAK ALBÜMÜ SON NOKTA
-Albümleriniz tüm dünyada ilgi görüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Yola ilk çıktığınızda bunu hayal ediyor muydunuz?
İlk albümü yaparken basılabileceğine dahi inanamıyordum. Zaten ilk albümüm 500 tane basıldı, satılmaz diye. Bana gösterilen ilgiyi iki şeye bağlıyorum; birincisi samimiyet. Çünkü bu çağda insanların en çok özlemini çektiği şeyin samimiyet olduğuna inanıyorum. İnsanların bizim müziğimizdeki samimiyeti hissettiğini düşünüyorum. İkincisi; kendimi bir “hizmetkâr” olarak görüyorum. Bana verilen görevi başarılı bir şekilde yerine getirmeliyim. Bana sorarsan bu ilgi, hizmetin karşılığının büyük bir lütufla geri dönmesi. Dünyanın en büyük festivallerine çağrılıyorum. 200 bin kişi geliyor. Benim gibi plastik su borusuyla ney üflemeye başlayan bir insan için bu muhteşem bir olay. İşte son albümüm Nefes, Avrupa Dünya Müziği Listesi’nde birinci sırada. Tüm bunlar bizim dışımızda planlanmış olayların zinciri, biz sadece elimizden geleni yapıyoruz, o kadar.
-Anasır-ı Erbaa (dört unsur)’dan sonra ne var?
Valla bu röportajdan sonra ne olacağını bilmiyorum ki... Biz şu an üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Dörtlemenin sonu ‘Toprak’tır. Ama benim için Toprak albümü müzikal anlamda bir son olabilir. Müziğim “Toprak” ile tamamlanabilir. Son albümü çıkardıktan sonra, alıp başımı giderim buralardan. Resimlerimle uğraşırım, bahçıvanlık yaparım, koyun, keçi, kedi, köpek beslerim. Belli bir yerden sonra noktayı koymak lazım. Necdet hocanın çok güzel bir sözü var: “İyi taksim yapmanın en önemli göstergesi nerede duracağını bilmektir.” Bu yüzden “Toprak” albümünü “nokta” olarak görüyorum...
NEFES, AVRUPA’DA BİRİNCİ SIRADA
Mercan Dede’nin Nefes albümü, ‘Avrupa Dünya Müziği Listesi’nde birinciliğe yükseldi. 23 ülkenin radyo temsilcilerinin seçtiği sanatçılardan oluşturulan ve her ay yenilenen listede Mercan Dede’nin ilk sıraya yükselmesinde sanatçının Avrupa turneleri de etkili oldu. Fransa’daki St. Denis Festivali’nde beş konser veren Mercan Dede’ye Liberation, Le Monde gibi gazeteler tam sayfa yer ayırdı. Albümde Mercan Dede'ye Aynur Doğan, İranlı sanatçı Azam Ali, Hugh Marsh, Serkan Çağrı, Ben Grossman, Göksel Baktagir, Steve Turre ve Kani Karaca konuk oluyor.
Arkın Allen, nam-ı diğer Mercan Dede. Müziği için Doğu ile Batı’nın sentezi diyenler de var, tasavvuf müziğini yozlaştırıyor diyenler de... Ama o kendine has üslubuyla yalnızca müziğini icra ediyor ve yaptığı müziği soranlara “gönül müziği” diyor. Bu topraklardan besleniyor ve dünyanın dikkatini çekiyor. Bir ayağı Anadolu’dayken diğeri ülkeler dolaşıyor. 1996’da “Sufi Rüyalar” ile çıktığı yola, “Derviş’in Seyahati” ve “Seyahatname” ile devam etti. Anasır-ı Erbaa adını verdiği dörtlemenin “Nar” ve “Su” adlı albümlerini 2002 ve 2004’te çıkardı. Bir süre önce “Nefes” ile selamladı dinleyicileri. Dörtlemenin son albümü olacak “Toprak” ise müzik hayatının son eseri olacak. Mercan Dede, giyim tarzından müziğe kadar pek çok konuyu Aksiyon’a anlattı.
-Dış görünüşünüz ile yaptığınız müzik bağdaştırılmıyor. Imagemaker’ınız var mı?
Mahalle berberim var. Salim amca. 6 yıldır ona gidiyorum. Floresan lambalı, aynası kırık, sakal tıraşı 2 YTL, saç tıraşı 5 YTL olan sıradan bir berber. Oraya ilk gittiğimde çok yorgundum; koltuğa oturdum. Oğlu Birol, “Ağabey ne istersin?” diye sorunca “Tıraş olmaya geldim.” dedim. “Nasıl bir şey olsun?” dedi. “Sen nasıl istersen öyle yap.” dedim. Böyle bir tarz çıktı ortaya. Benim saç stilim tamamen Birol’un ortaya çıkardığı bir şey. Birçok kişi benim saçımı Paris’te falan özel kuaförlere yaptırdığımı sanıyor. Üzerimdeki tişört, temizlerin en üstündeydi, sabah aldım giydim. Pantolon da dün giydiğim temiz pantolonum. Ayağımdaki, 3 yıldır yazları giydiğim sandaletlerim.
GİYİM TARZIM İMAJ DEĞİL
-Giyim tarzınız imaj değil yani?
Dışardan bakıldığında “imaj” olarak görülebilir ama öyle bir şey değil. Ben böyle olmaktan hoşlandığım için bu tarz giyiyorum. İnsanların kafalarında oluşan temel problem, ney’in temsil ettiği dünya ile görüntümün çelişkili olduğunu düşünmeleri. Bu çelişki benim değil, onların çelişkisi. Ama insanlar aslında bunun bir çelişki olmadığını yavaş yavaş fark ediyor. Bunu fark ettiriyor olmak müziğim kadar önemli bir şey. Önyargıları kırmak istiyorum. Yaptığımız müzikte amaç o zaten; hayatı bir şekilde doğruya, güzele doğru götürmek. Kardeşlik, barış, hoşgörü ve sevgi dediğimiz dörtlü sacayağını hayatın içerisine sokmak.
-Neden Mercan Dede, Arkın Allen gibi iki farklı isimle konser veriyorsunuz?
DJ’liğimi de müziğimi de sevenler var. Biri Arkın Allen diğeri Mercan Dede. Tek bir isim olsa Mercan Dede’nin müziğini seven biri Arkın Allen’in konserine gelse beğenmez. Bu iki isim, yaptığım müzik tarzı olarak farklıdır. Mercan Dede’nin müziği daha ağır, daha oturaklı mekânlarda dinlenebilecek, elektronik müzik olsa da içerisinde geleneksel tarzların da olduğu bir müzik. Arkın Allen’in müziği daha hareketli, dans etmeye uygun. Aslında ikisi de aynı şeyi anlatıyor fakat kullandıkları dil farklı. Popüler kültürde bir isim ortaya çıkarıyorsun ve o ismi satıyorsun. Ama zaman içerisinde o isim o kadar ön plana çıkıyor ki mesaja kimse dikkat etmiyor. Hani parmağa değil de parmağın gösterdiğine bakmak gerekiyor ya. Biz parmağa bakıyoruz.
-Tasavvuf müziğini ait olduğu yerden çıkarıp başka bir mekâna sokuyorsunuz. Kolayca ulaşılabilecek bir “materyal” haline getiriyorsunuz. Bu, anlam kayması olmuyor mu?
Tasavvuf, zaten kolay ulaşılabilecek bir yerdeydi. O konumun olağanüstü bir güzelliği, yüzlerce yıllık çok önemli insanların süzgecinden geçmiş bir terbiyesi, oturmuşluğu ve ağırlığı var. Tasavvufun geldiği yeri muhafaza eden hocalarımız var, büyüklerimiz var. Onlar bizim kaynaklarımız. Ağaçlarımızın kökleri. Onlar hep orda olmak zorunda. Çünkü kökün olmadı mı başıboş dolaşıp durursun. Yanılgılardan birisi de, o kökün var olan tek gerçeklik olduğunun düşünülmesi. Onun aslında belli evrelerden geçip o hale gelmiş olduğunun fark edilmemesi. O yüzden tasavvuf ve tasavvuf müziği dedikleri şey geçmişe ait bir müziğin tekrar edilmesi oluyor.
-Yani siz yaşayan bir tasavvuf müziği mi icra ediyorsunuz?
Benim yapmaya çalıştığım Mevlana’nın, “düne ait sözler dünde kaldı, şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım” felsefesini hayata geçirmek. Yapmaya çalıştıklarımı o “müessese” ile karıştırıyor insanlar. Geçmişte yapılan bir şeyin aynısını yapmak, fotokopi makinesinin işi. Hâlbuki ben ondan daha fazla sorumluluk sahibi olduğuma inanıyorum. Tasavvufun yaşayan bir şey olması lazım. Benim tasavvuf müziğini yozlaştırdığımı söyleyenler hep nostaljik takılmak isteyen insanlar. Necdet Atlığ AKM’de pazar günleri bedava konser verirdi, kimse gitmezdi. Niye? Çünkü onunla bir bağlantın yok, yaşayan bir şey değil, geçmişte olan bir şeyi sürekli söylüyorsun, o kadar.
BİZİM YAPTIĞIMIZ BİR DAVET
-Ney’i eğlence mekânlarında üflediğiniz için eleştiriliyorsunuz.
Ney’in anlattığı, tasavvufun anlattığı aşk, muhabbet, barış, sevgi. Dünyanın bugün en çok ihtiyaç duyduğu dört kavram. Bunları yaymaya çalıştığımız için tabiî ki popüler kültürü kullanmak zorundayız. Ben bir köprüyüm. Genç kuşağı daha vâkıf oldukları bir kültürle buluşturup oradan da kendi kültürümüze götürüyorum. Tabiî ki popülerleşecek. Diğer neyzenlerle ayrıldığımız nokta burası zaten.
-Yani bunlar ney’i manevi havasında üflemenize engel değil…
Ben dört kuşak neyzen bir aileden gelmiyorum. Ben, sokakta gördüğü bir neyi gazete kâğıdına çizip sonra plastik su borusundan yapan biriyim, orta sınıf bir aileden geliyorum. Benim için neyin bir anlamı var. O yaşayan, var olan bir şey. Tabii ben tutup da neyle “oynama şıkıdım şıkıdım” çalarsam hiç de manevi bir şey çıkmaz ortaya. Tasavvuf güneştir ve onun önüne bir güneş gözlüğünü koyup “sen onu karartıyorsun” demek mümkün değildir. Bu, tasavvufu anlamamaktır. Bizim yaptığımız bir davet. Ve insanlar inanılmaz bir açılımla davetimize cevap veriyor. Bir zamanlar nostaljik olan Niyazi Sayın’ın konserine 200 kişi gitmezken, şu dönemde yaklaşık olarak 1500 neyzen yetişiyor. Bu 1500 neyzenden Mercan Dede gibi neyzen çıkmayacak, bunu istemiyorum. 10 tane Niyazi Sayın çıksın o yeter.
-Sema’nın ait olduğu yerden çıkarak, eğlence mekânlarına girmesi sizce özünden bir şey kaybettirmiyor mu?
Şu ana kadar 3 bin yerde konser verdim, fakat hiçbirinde “Mercan Dede tasavvuf musikisi” ya da “Mercan Dede sema grubu” ismini kullanmadım. Çok bilinçli bir tercihti bu; çünkü sema ayrı bir şey. İlhamımızı semadan aldık ama hiçbir zaman buna sema adını vermedik. Konya’da geleneksel anlamda yapılan bir semanın, eğlence mekânlarında yapılmasının doğru ya da yanlışlığından ziyade benim semaya bakışıma oturmadığını söyleyebilirim. Mevlana diyor ki; “Âşıkların adım attığı yer onların dergâhıdır.” Sen, eğer bir yerde sema edilirken hâlâ mekândaysan, zaten semada da değilsin. Tasavvufun özü Tanrı. Tanrı yozlaşmaz... Bence hayatta önemli olan ne yaptığından ziyade niye yaptığın.
Ben size ilginç bir örnek vereyim; benim ney öğrenmeye çalıştığım dönemde Galata Mevlevihanesi’ne giderdik. Bugün dahi dünya üzerinde bulunmak istediğim tek mekân orasıdır. 1988’de bir gün gittik, geleneksel bir sema töreni izleyeceğiz, çok da heyecanlıyım. Alt kata girdik, semazenlerin çıkmadan önce hazırlık yaptıkları yere. Ulvi bir hava var, kalbimiz küt küt atıyor. Semazenler kendi aralarında konuşuyor: “Şunlara söyleyelim de hızlı çalsınlar. Hızlı dönelim, hemen bitirelim, maçımız var.” Yukarı kata çıkıyorsun, sema başlıyor. İşte diyorsun Galata Mevlevihanesi ve işte budur sema! Şunu söyleyebilirim; ayette Allah’ın buyurduğu gibi; “Şüphesiz insanın kalbinde olanı yalnız Allah bilebilir.”
-Batı’daki dinleyiciniz ile Türkiye’deki dinleyiciniz arasında ne tür farklar görüyorsunuz?
Batı’daki dinleyicilerin en büyük avantajı; bizim kültürümüzle ilgili hiçbir şey bilmedikleri için bizi önyargısız olarak dinliyorlar. O yüzden tepkilerini çok rahat gösterebiliyorlar. Biz öyle değiliz. Biz kasılırız. Bize göre ney nedir? İki şeyi hatırlatır; ölüm ve din. Türk filmlerinde Filiz Akın’ın annesi ölür ve Teşvikiye Camii’ndeki cenaze görüntülerinde Aka Gündüz’ün Saba taksimi çalar. Bu görüntüyle büyüyorsun, bilinçaltına bu yerleşiyor. Negatif bir kodlama aslında bu. Diğeri de Ramazan’da iftar vakti, ekranda şelaleler akar, güller açar ve yine neyin sesi duyulur. Bunlarla bir problemim yok benim, ama bilinmesi gereken; ney inanılmaz bir bahçe. İçerisinde binlerce çiçek var. Ölüm de var içerisinde hüzün de var. Aşk da var içerisinde neşe de var. O önyargıyı kırmamız gerekiyor. Mercan Dede bunu yapıyor işte.
TOPRAK ALBÜMÜ SON NOKTA
-Albümleriniz tüm dünyada ilgi görüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Yola ilk çıktığınızda bunu hayal ediyor muydunuz?
İlk albümü yaparken basılabileceğine dahi inanamıyordum. Zaten ilk albümüm 500 tane basıldı, satılmaz diye. Bana gösterilen ilgiyi iki şeye bağlıyorum; birincisi samimiyet. Çünkü bu çağda insanların en çok özlemini çektiği şeyin samimiyet olduğuna inanıyorum. İnsanların bizim müziğimizdeki samimiyeti hissettiğini düşünüyorum. İkincisi; kendimi bir “hizmetkâr” olarak görüyorum. Bana verilen görevi başarılı bir şekilde yerine getirmeliyim. Bana sorarsan bu ilgi, hizmetin karşılığının büyük bir lütufla geri dönmesi. Dünyanın en büyük festivallerine çağrılıyorum. 200 bin kişi geliyor. Benim gibi plastik su borusuyla ney üflemeye başlayan bir insan için bu muhteşem bir olay. İşte son albümüm Nefes, Avrupa Dünya Müziği Listesi’nde birinci sırada. Tüm bunlar bizim dışımızda planlanmış olayların zinciri, biz sadece elimizden geleni yapıyoruz, o kadar.
-Anasır-ı Erbaa (dört unsur)’dan sonra ne var?
Valla bu röportajdan sonra ne olacağını bilmiyorum ki... Biz şu an üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Dörtlemenin sonu ‘Toprak’tır. Ama benim için Toprak albümü müzikal anlamda bir son olabilir. Müziğim “Toprak” ile tamamlanabilir. Son albümü çıkardıktan sonra, alıp başımı giderim buralardan. Resimlerimle uğraşırım, bahçıvanlık yaparım, koyun, keçi, kedi, köpek beslerim. Belli bir yerden sonra noktayı koymak lazım. Necdet hocanın çok güzel bir sözü var: “İyi taksim yapmanın en önemli göstergesi nerede duracağını bilmektir.” Bu yüzden “Toprak” albümünü “nokta” olarak görüyorum...
NEFES, AVRUPA’DA BİRİNCİ SIRADA
Mercan Dede’nin Nefes albümü, ‘Avrupa Dünya Müziği Listesi’nde birinciliğe yükseldi. 23 ülkenin radyo temsilcilerinin seçtiği sanatçılardan oluşturulan ve her ay yenilenen listede Mercan Dede’nin ilk sıraya yükselmesinde sanatçının Avrupa turneleri de etkili oldu. Fransa’daki St. Denis Festivali’nde beş konser veren Mercan Dede’ye Liberation, Le Monde gibi gazeteler tam sayfa yer ayırdı. Albümde Mercan Dede'ye Aynur Doğan, İranlı sanatçı Azam Ali, Hugh Marsh, Serkan Çağrı, Ben Grossman, Göksel Baktagir, Steve Turre ve Kani Karaca konuk oluyor.
(ALINTI)